Arapça asıllı olan "Nûr" kelimesi, arapçadaki manası itibariyle birçok manaya gelebilir. Türkçe dilinde, bu kelimenin arapçadaki asıl manaları itibariyle gelebileceği manalar normalde kullanılmadığı için, bahiskonusu olan kelimenin geçtiği En-Nûr suresinin 35. âyet-i kerimesine mana verilirken, bir açıklama yapılmadığı taktirde Allâh Teâlâ ile ilgili olan bu âyet-i kerimeyi birçok insan yanlış bir şekilde anlayarak (Allâh'ın haşa bildiğimiz ışık olduğuna inanarak) inancı bozulup Dinden çıkmaya maruz kalır.

Dolayısıyla En-Nûr suresinin 35. âyet-i kerimesinde geçen:


{...اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ}

şeklindeki kısmı, şöyle manalandırmak gerekir:
"Allâh göklerin ve yerin Hidayet edenidir."

Yani Allâh gökteki melekleri ve yeryüzündeki bütün müminleri iman nuruna hidayet edendir (iletendir).

Bahiskonusu olan âyette geçen "Nûr" kelimesini "Hâdi" yani "Hidayet eden" olarak tevil eden, bizzat İbn-i Abbâs'tır (radıyallâhu anh). Bunu imam Taberi birde imam Beyhaki "El-Esmâu ve's-sıfât" adlı kitabında rivayet etmiştir.

Ne var ki böyle bir açıklama yapılmadan hazırlanan birçok meallerde yanlış anlayabilme ihtimalini gözönünde bulundurmadan bu ayete verilen mana: "Allâh yerin ve göğün nurudur ..." şeklinde yazılıdır.

Cahil bir insan böyle bir ifadeyi okuyup da bundan Allâh'ın haşa bir ışık olduğuna veya Allâh'ın, kendisinden ışık saçan bir şey olduğuna inanırsa, bütün İslâm alimlerin sözbirliği ile Dinden çıkar ve derhal Allâh'ın ışık olmadığına ve kesinlikle herhangi bir cisim (eni, boyu, genişliği, boyutları, ölçüsü olan bir şey) olmadığına inanarak inancını düzeltip kelime-i şehadeti getirmesi gerekir. Allâh bizleri imana zarar verecek tüm bozuk inanışlardan korusun.

Allâh bilir, bu bozuk inanca düşmüş olan ne kadar insan vardır. Ne mutlu bu bozuk inanca düşenleri uyararak imana dönmelerini sağlayan insanlara.